Amerika’da Nasıl Hastalandım?

0

Ne var yani alt tarafı hasta olmuşsun dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet hastalanmak kötü ama ya tatilde hastalanmak? Üstüne üstlük sağlık sistemiyle nam salmış olan Amerika’da hasta olmak? Günlerce otel odasına hapsolmak?

Aslında her şey muhteşem başlamıştı. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz bir tatile çıkmıştık. Tam bir yıldır planlama yaptığımız, fotoğraflarına bakıp iç geçirirken, bir yandan da her noktasını ezberlediğimiz Grand Canyon ve Antelope Canyon’a doğru yola çıktık. Daha Vegas’tan yola çıkarken ufak ufak belirtiler kendini göstermeye başlasa da, gördüğümüz yerler o kadar etkileyiciydi ki, hastalığı bir süre görmezden gelmek çok zor olmadı. Hayatımızın en güzel saatlerini burada geçirmiş olabiliriz. Bundan ayrı bir yazıda bahsediyor olacağım.

Artık San Francisco’ya gidecek ve geri kalan günlerimizi Onur’un konferansı sebebiyle orada geçirecektik. Ben de kendimce iyi de oldu çok da güzel oldu diyerek şehri tek başıma keşfetme hayalleri kuruyordum. Önümüzdeki bir hafta Onur da konferansta olacağı için, tamamen kendi zevkime göre bir plan yapmıştım. Plan derken öyle kabataslak bir plan gelmesin aklınıza. Dünyanın sayılı gastronomi. merkezlerinden birine geliyoruz. Haliyle hangi gün hangi dakika nerede yiyeceğim belliydi.

Birkaç gündür üzerimde bir kırgınlık vardı. Adını vermek istemediğim bir ilaç beni ayakta tutuyordu. Bir yandan dudağımda uçuk çıktı. Her şey kötüye gitmeye başlamıştı. Soluğu ilk olarak eczanede aldım. Hollanda’da yaşayan ve gece bırak açık eczaneyi, açık her hangi bir yer bulamayan benim için eczane bulunmaz nimetti. Bu arada Amerika bu anlamda gerçekten çok iyi. Her daim 24 saat açık yerler var. Eczaneden aldıklarımla idare ettim birkaç gün. Bu arada biz San Francisco’ya geldik. Nasıl geldik, otele nasıl giriş yaptık hiç hatırlamıyorum. Kendimi doğruca yatakta buldum.

2 gün odadan hiç çıkamadım. Tam, “Tamam iyiyim haydi bi’ çıkıp dolaşayım” diyorum. Hoop kendimi tekrar yatakta buluyorum. Bütün hayallerim suya düşmüştü. Resmen hapsolmuştum otel odasına. Kahvaltıya zor iniyordum. Her yerim ağrıyor. ateşim vardı ve dudağımdaki uçuk (uçuklar demeliyim aslında) bağımsızlığını ilan etmek üzereydi. Hala aklıma geldikçe o günler kötü oluyorum.

Amerika’daki sağlık sisteminin muteşemliğini (!) herkes iyi kötü duymuştur bence. Eğer halen bir fikriniz yoksa, acilen Breaking Bad izlemenizi tavsiye ederim. Amerika’da her alanda olduğu gibi paran varsa kralsın, yoksa kendini Walter White gibi uyuşturucu kartelleriyle pazarlığa otursun. Ben de orada yaşayanlardan duyduklarım ve filmlerde gördüklerim yüzünden hastaneye gitme fikrinden çok korkuyordum. Ama iyiye gitmiyordum. Aksine her geçen gün ağrılarım artıyordu. Uçuk ağzımın içine yayılmıştı. Yiyemiyor, içemiyordum bu gastronomi şehrinde.

Onur’un büyük baskıları sonucu en yakındaki hastanenin yolunu tuttum. Gitmeden önce de resepsiyonist bana hep kötü hikayeler anlattı. Yok onun kaynı gitmiş de 3 bin USD vermiş, hakkımda hayırlısı olsunmuş.

Neyse efendim gittim hastaneye. Hastane değil 5 yıldızlı otel. İçeri girip derdimi anlatmamla, kendimi muayene odasında bulmam arasında geçen süre, otel checkin işleminden daha kısa sürdü. Birkaç tetkit yapıldı, sonra doktor geldi. Vebalı görmüş gibi aramızdaki mesafeyi 2 metrenin altına indirmemeye özen göstererek sorularını sordu. Toplamda kayıt haricinde geçen süre 10 dakika kadar. Doktor çocuklarda görülen el, ayak ve ağız hastalığı olduğunu ve beklemekten başka yapacak birşeyin olmadığını söyledi. Ben şok. Kafamda deli sorular. Hastalığı nerereden kapmıştım? Madem böyle afferdersiniz dandik bir hastalık, neden hastaneye gelmiştim? Ve de en önemlisi ne kadar ödeyecektim? Bir böbrek yeter miydi?

Sonra önünde kocaman bir bilgisayarla bir hanımefendi girdi odaya. Annemin evlenmeden önceki kilosuna kadar sorduktan sonra, bana bol sıfırlı bir fatura çıkardı. Benim çoktan sinirlerim bozulmuştu. Gülüyordum. Kadın da anlayamadı ne olduğunu. Hastalığın önemsiz olmasına sevindim gibi bir şeyler geveledim. Ama bir an önce oradan çıkıp, herkese bu olayı anlatmak için kıvranıyordum. Olan olmuştu zaten. Bana da ballandıra ballandıra anlatmak kalmıştı sadece.

Özetle dünyanın parasını ödemiştim. Ama neyse ki hala iki böbreğim vardı.

Önceki İçerikBushcraft bıçağı seçilirken nelere dikkat edilmelidir?
Sonraki İçerikBir Ortaçağ Kenti: Brugge
Merhabalar, Ben Zeynep Karslı. Yarışmaya Hollanda’dan katılıyorum. İnsanın en çok kendinden bahsetmesi zor yahu. İstanbul’da doğdum ancak ömrümün büyük kısmı İzmit’te geçti. Üniversite vesilesiyle çok sevdiğim İstanbul’a dönüp sevdiceğimle tanıştım sonrasında evlendim. Hayallerimizin peşinden gittik ve 3 sene önce Hollanda’ya tası tarağı ve 2 kedimizi de alarak taşındık. Her fırsat bulduğumuzda ya geziyoruz ya da gördüklerimizi yazıyoruz. Videolar çekiyoruz. İz bırakmak istiyoruz galiba bir şekilde bu hayatta. Müthiş anılar biriktiriyoruz. Benden bazen hikaye tadında bazense oldukça komik yazılar gelecek. Bakmayın sadece benim adım yazılmış olduğuna. Ben ve eşim Onur, iki kişilik dev bir kadroyuz. Mutlaka fikrini alırım en sonunda. Öğrenmeyi, okumayı, gezmeyi, görmeyi, yemek yemeyi/yapmayı ama özellikle yemeyi, iyi kahveyi, yanındaki sohbeti, yogayı ve en önemlisi eşimi ve kedilerimi çok severim. Umarım sizin hayatınızda da bir iz bırakabilirim. Sevgiler.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz