Hiçliğin Ortasında: Mont Saint Michel

0

Kıymetli okur merhaba. Umuyorum keyfiniz, sağlığınız, enerjiniz çok ama çok yerindedir. Geçen ayki yazımda dünyanın en pahalı omletinden bahsetmiştim hatırlarsanız. Bu ay da sizi, o omletin yapıldığı yer olan Mont Saint Michel ile tanıştırmak istedim. Hep beraber gözlerimizi kapatıp sanal bir tur yapalım ne dersiniz?

Manastır mı Ada mı Kale mi?

Adettendir; işe önce biraz teknik bilgi vermekle başlayıp; burası neresidir, nerededir, neden bu kadar ünlüdür gibi soruları bir yanıtlayayım. Mont Saint Michel ya da orijinal söylenişi ile “Le Mont Saint Michel”, Normandiya ve Bretagne bölgelerinin sınırında bulunan, hatta uzunca bir süre hangisine ait olduğunun tam olarak belirlenemediği ancak genellikle “Fransa’nın kuzeyinde bulunan Normandiya bölgesindeki…” şeklinde yazılıp çizilmesiyle, üstü kapalı bir şekilde Normandiya’ya bağlı olduğu kabul edilen bir ada komünüdür.

Hiçliğin ortasında ve 10. yy’da aslen manastır olarak yapımına başlanan bu yer, konumu sebebiyle yıllar içerisinde çok farklı amaçlarla kullanılmış. Çevresinde hiçbir yerleşke vb. bulunmaması kendisine oldukça gotik bir hava katarken; aynı sebep, Tanrı’ya yakın olabilmenin de bir yolu olarak düşünülerek, çıkılabilecek en tepe noktasına kocaman bir katedral inşa edilmiş. Sonrasında bu yalnızlık, stratejik olarak da bir avantaj olarak görülerek etrafı surlarla çevrilmiş ve savunma amaçlı kullanılmaya devam edilmiş. Bitti mi sandınız? Tabi ki hayır. Hapishane! Bir dönem de, mahkumların isteseler de kaçabilecekleri bir yer olmadığından hapishane olarak kullanılmış.

Gün sonunda jeopolitik konumu nedeniyle kullanılabilecek hemen her amaç için kullanılan bu yer, artık ufak bir köy haline gelmiş. Ufak derken gerçekten çok ufak. Öyle ki dört mevsim burada yaşayanların sayısı sadece 50. Bugün ise yılda 5 milyondan fazla turisti ağırlayarak Paris’ten sonra Fransa’nın en çok ziyaret edilen bölgesi durumunda. Peki ama neden?

Gelgit Mi? O Da Ne?

Yazının başında burayı tanıtırken “ada komünü” yazmıştım. Ada denmesinin bir nedeni var elbette ve milyonlarca turisti buraya çeken de işte tam o neden. Mont Saint Michel, Manş Denizi’nin hemen kıyısında yer alıyor ve yeryüzünde medcezirin yani gelgitlerin en belirgin şekilde görülebileceği 2 yerden biri olarak kabul ediliyor. Hadi şimdi biraz coğrafi bilgilerimizi tazeleyelim: Gelgit nedir? En basit tanımı ile medcezir yani gelgit: Ay ve güneşin çekim gücü ile okyanus ve denizlerdeki suların yükselip alçalmasıdır. İşte bu gelgitin etkisi ile adanın kara ile bağlantısı tamamen kesiliyor ve tabir-i caiz ise sular geri çekilene kadar ada içinde mahsur kalıyorsunuz.

İşte ada, bu doğa mucizesine tanık olmak için gelenlerle dolup taşıyor. Tıpkı biz gibi. İşin teknik kısmını geride bıraktıysak artık en zevkli kısmına geçebilirim: Zihninizde tasvir… Size burayı anlatmadan ben de kapattım gözlerimi birkaç dakika boyunca ve neler yaşadığımı, neler hissettiğimi hatırladım önce. Umarım zihnimdekilerin güzelliğini olduğu gibi aktarabilirim size.

Eyvah! Adada Mahsur Kalmaya Gidiyoruz!

Buraya seyahat etmeyi planladığımızda aklımızda tek bir soru vardı. “Gelgiti hakkı ile görebilecek miyiz?” Meğer kolay yolu varmış bu meretin. Fransızlar akıl edip şahane bir gelgit takvimi yapmışlar Mont Saint Michel için. Takvimde gelgitin yaşanacağı saatler dakikası dakikasına ve ne kadar süreceğine dair süre aralıklarıyla birlikte detaylıca yazıyordu. Tabi ki gelgitin şiddetini de eklemeyi unutmamışlar.

Bakar bakmaz Nisan ayındaki 2 günde, 2019 yılının en yüksek gelgitinin yaşanacağı hemen ilişti gözümüze ve vakit kaybetmeden kaptık uçak biletlerini. Acele etmeliydik. Çünkü bu gelgitler esnasında bu manzaraya hakkıyla şahit olmak istiyorsanız ada içerisinde konaklamanız daha iyi bir seçenek ve ada dediğimiz yer de küçücük olduğundan otel sayısı çok sınırlı. Biz gibi o anı yaşamak isteyenler otelleri çok seri bir şekilde hunharca dolduruyorlar. Neyse ki fırsatı kaçırmadık ve otel rezervasyonumuzu da yaptırdık. Oh! Artık rahat bir nefes alabiliriz. Kendimizi adada mahsur bırakmaya gidiyoruz; hem de gönüllü olarak!

Medcezir Karşımızda: Tüm İhtişamıyla Bir Mucize

Gün gelip çattı. Aklımızda gerçekten deli sorular! Acaba takvim tutacak mı?: Bilimsel olarak kanıtlanmış ve takip edilen bir şeyden bahsediyoruz. Ama yine de insan ürküyor. Sırf onu görebilmek için onca zahmete katlanmışsın çünkü. (Bu noktada “aklımızdaki deli sorular”dan kastım benim aklımdaki ve sanki yetkili merci oymuş, gelgit takvimini o hazırlamış, hatta gelgiti o yaptırıyormuş gibi Anıl’ı darlamam tabi. Ya gelgit olmazsa?!)

Şimdi biraz ortamı resmedeyim. Adada konaklama şansına sahip olanlar yani bizler en en en tepedeki katedralin bulunduğu yerdeyiz, yüzümüzü Manş Denizi’ne çevirmişiz. Tabi o sıra gördüğümüz manzara sadece balçık. Deniz meniz yok henüz ortada. Hatta sabah yüzlerce insan, akşama deniz olacak olan o balçığın içinde yürüyorlardı. Tam karşımızda ise adaya giriş çıkışı sağlayan ince bir köprü, yol ve yolun sağında-solunda onlarca insan. O an orada bulunan herkes tripodunu, kamerasını, cep telefonunu almış en güzel açıyı keşfetmeye çalışıyor. Zira zaman kısıtlı; gözler saatlerimizde. Sular köprünün solundan ve sağından tam beklenilen saatte gelmeye başlayacak. Yavaş yavaş yükselecek ve iyice yükselen sular bir zaman sonra yolu kapatarak adayı 360 derecede sularla çevirecek. O dakikadan sonra adadan yürüyerek değil ancak yüzerek çıkabileceğiz. Ta ki sabah sular geri çekilene kadar. Köprüde duran kalabalık ise hava kararana kadar ve su elverdiğince orada kalabilecek. Yanlarında mayo getirdilerse o başka tabi.

Ve takvimde yazan tam saat ve dakikada suları görmeye başlıyoruz. Müthiş bir olay. Manş denizi yavaş yavaş radarımıza girmeye başlıyor ufak dalgalar eşliğinde. Hani nasıl anlatsam size; boş bir havuzun hafif hafif akan sularla dolması gibi. İnce ince, naifçe… Asla acelesi olmadan, usul usul yanaşıyor bize deniz. Duyuyoruz ince dalgaların sesini. O sırada balçığın ortasında, henüz suların ulaşmadığı yerde çamura saplanmış orta büyüklükte bir tekne ilişiyor gözümüze. Karaya vurmuş balık misali. Meğer suları beklermiş o tekne. Doğa yerine oturduğunda, dengesini bulduğunda otomatik olarak tekne de suyla buluşup gitmesi gereken yere gidebilirmiş. Ne acayip! Denge her şey demekmiş.

Artık Gönüllü Tutsaklarız

Gözümüzün önünde sağdan ve soldan deniz suları birbirine yaklaşıyor. Ortası yol.. Aşıklar kavuşabilecek mi acaba diye meraklı bir bekleyiş. Biz yerimizde rahatız ama yolun ortasında duran ahali hafiften tedirgin olup geri çekilmeye başladı. Hava kararmak üzere ve denizin şakası olmaz haliyle. Onca kalabalık usulca geriye doğru çekilirken biz tepeden doğanın en romantik sahnelerinden birine tanık olmak üzereyiz. Sular ha birleşti ha birleşecek. O ana şahit olabilmenin şansı paha biçilemez.

Ve işte o kavuşma! Tam vaktinde! Artık yol yok; artık balçık yok, artık çorak bir görüntü yok. O andan itibaren Mont Saint Michel; 4 tarafı sularla çevrili bir ada! Sular geri çekilene kadar adaya giriş çıkışlar ancak teknelerle yapılabilecek. İnanılır gibi değil daha 1 saat önce orada yürüyor, fotoğraf çektiriyorduk. Şimdi ise bambaşka bir görüntü tam karşımızda. Söyleyin bana sevgili okur bu mucize değil de nedir? Yolun tamamen kapanıp suların yükselmeye başlamasıyla karşımızdaki kalabalık artık dağılıyor. Aynı kalabalığı sabah çok erken saatlerde, bu sefer suların geri çekilmesini izlerken göreceğiz. Artık gün bitti. Biz her yanımız sularla çevrili bu adada otelimize geri dönerken saatlerimizi yine takvime göre kurduk bile. Uğurlayacağız suları.

Her Güzel Şey Gibi Sona Eren Şeyler

Artık ikna olduk, takvimde yazan dakikalar doğru. Acele etmemize gerek yok. Tam saatinde orada olsak yeter; ve olduk da. Yine ufak çaplı bir köşe kapmaca. Oh! Yakaladık en güzel açılardan birini. Şimdi artık denize veda etme zamanı. Zamanı geriye sarmak gibi gördüğümüz görüntü. Olanca zarafetiyle gelen su, aynı zarafetle uzaklaşıyor bizden. Bunu da betimleyeyim: Hani yukarıda havuzu doldurmuştuk ya; o havuzun tıpasını çekmişiz gibi. Ama hızlı değil, yavaşça terk ediyor sular havuzu. Ah! Bir mucize daha. Koskoca Manş Denizi ürkek ürkek geri çekiliyor. Aşıklar tekrar ayrılıyor ve sular tamamen gidiyor. Geride tamamen bir balçık bırakarak.

Final

Her güzel şeyin bir sonu var elbet. Hoş her güzel şeyin sonu balçık mıdır orası şüpheli ama içinde eğlenmeyi bildikten sonra balçık bile güzel olabiliyor insan hayatında. E madem denizle işimiz bitti, madem doğa ana bize mucizesini gösterdi; e o zaman sıra bizde! Çıkar ayakkabını Anıl: Balçıkta yürümeye gidiyoruz! Aşağı iniyoruz. Yüzlerce insan artık denizden arta kalanın içinde eğleniyor, yürüyor, koşuyor, çocuklar yuvarlanıyor. Bize de kıssadan hisse çıkartmak kalıyor: Hayat müthiş bir denge üzerine kurulu ve güzellikler sadece güzel görünen şeylerde değil; balçığın bile içinde, ta kendisinde!

Önümüzdeki ay görüşmek üzere. Sağlıkla kal sevgili okur.

Ron’s Planet’in bloguna ulaşmak için tıklayın

Önceki İçerikÇanakkale Antik Kentleri Rehberi
Sonraki İçerikBir Kedi Yılı Ne Kadar Uzun?
Kocaman ama gerçekten kocccaman bir merhaba Ron’s Planetten sana sevgili okur. Kendimi tanıtırken ”Seyahat etmekten büyük keyif alıyorum, seyahat benim tutkum” gibi klişe cümlelerle seni sıkmaya hiç niyetim yok. Asıl işi bambaşka olan birinin, ruh eşiyle birlikte, diğer ruh eşleniklerini bulabilmek üzere devamlı sürdürdüğü arayışı sebebiyle karşındayım aslında. Tam zamanlı değil belki ama yarı zamanlı gezmenin de hakkını vermeye çalışıyorum sadece. Bunu yaparken de seni de parçam yapabilmek için var gücümle çabalıyorum. Güzellikler birlikte büyür ya; ben de gördüğüm tüm güzellikleri sana layık bir şekilde aktarmaya çalışıyorum ve sana ulaşabileceğim hangi mecra varsa onu kullanmaya gayret ediyorum. Tüm bunlarda yalnız değilim elbette. Ron’s Planet’in diğer parçası nam-ı değer ruh eşim Anıl var bir de. İşte o sana ulaştırdığım her bir görselin, kurgunun yaratıcısı. Youtube, Instagram, web sitesinden sana seslenebilmek için onun dev gibi yardımından faydalanıyorum. Kısacası Ron’s Planet’in yarısı benden, diğer yarısı ondan oluşuyor. Ve şimdi; diğer mecralar bir yana; seninle birebir temas kurabileceğimiz en güzel, en kıymetli organlardan biri olan “Gezgin Gazetesi”nden de sana sesleniyorum. Hadi beraber keşfetmeye devam edelim. Belki bir parçanı bulabilirsin bizde; ya da kendinden çok şey katabilirsin bize. Yol ne olursa olsun bir gün bir yerlerde kesişebilmek ümidiyle. Gezgin Gazetesiyle kal sevgili okur! Ve iyi ki varsın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz