Sonu Gelmeyen Hafta Sonu: Hannover’de +1 Gün

1

Bu yazı daha havalar bu kadar ısınmamışken “pek yakında yazılacak” diye bir önceki yazının sonunda sözü verilmiş ancak “nasıl olsa bu sene tatile gidemiyoruz yaz anısı, kış anısı farketmez” rahatlığıyla ve site yönetimine türlü bahaneler sunularak 2 ay kadar sonra yazılmış olup, bir garip uçuş rötarı ve havaalanı anıları içermektedir. (“pek yakında yazılacak” sözünü verdiğim yazım için bknz:“İrfan Şu Kasaları Uzatsana Bana” )

Farkındayım az biraz ciddi bir giriş oldu ama kusurumu yüzüme vurmasam içim rahat etmezdi. Merak etmeyin hemen  “Kendine gel Erkan, blog yazıyorsun sonuçta” diyerek gevşiyorum.

Girişten de anlayacağınız üzere konumuz sonu gelmeyen hafta sonumuz. İlk yazıda oldukça detaylı anlattığım için Cumartesi sabahından, Pazar akşamüstüne kadar olan kısmı “çok iyiydi, dolu doluydu” diyerek geçiyorum. Gelelim Pazar akşamüstünden itibaren neler olduğuna.

Pazar akşamüstü, 6 suları. Çantalarımızı almışız, Hamburg otobüs garının yakınında bir tekel bayii önünde biralarımızı yudumluyoruz. Dönüş uçağımızın kalkacağı Hannover’e gitmek üzere otobüsün saatini bekliyoruz. Bu arada hava durumuna göre gün boyu sağanak yağışlı ama akşam olmuş henüz bir damla düşmemiş. Tekel bayii de bir apartmanın altında, kuytuda, korunaklı bir yerde, dışarıda ne olup ne bittiğini tam anlayamıyorsunuz.

“Bunun acısı çıkmaz umarım” diyerek vakit öldürmeye devam ediyoruz. Az biraz daha zaman geçtikten sonra otobüse daha yarım saat olmasına ve yarımşar şişe biramız olmasına rağmen “ne olur ne olmaz, kalkalım” diyoruz. Birkaç adım sonra ana caddeye çıkmamızla bizi etrafımızda döndürecek bir rüzgarla karşı karşıya geliyoruz. Evet bir şeyler oluyor ama yine de “Ya bu işte geçenlerde İstanbul’da olan rüzgar değil mi?” gibisinden rahat tavırlar içinde yürümeye devam ediyoruz.

Neyse, otobüse biniyoruz, erken kalkmanın ve gün boyu yürümenin verdiği yorgunlukla uyku dolu 2 saatlik bir yolculuk yapıyoruz. Saat 10 civarı Hannover Tren İstasyonuna varıyoruz. Tam hatırlamıyorum ama 3-5 itfaiye aracı, 20 kadar ambulans ve bir o kadar polis aracı tren istasyonun önüne park etmiş. Yüzlerce insan danışma bürosunun önünde kuyruğa girmiş, neredeyse tüm tren seferleri iptal olmuş. Tam bir kaos var, polizei düzeni sağlamaya çalışıyor.

Ekrana baktık, havaalanı treni çalışıyor. İstasyondaki telaş iklimine çok aldırmadan biletimizi aldık. Bu arada karnımız inanılmaz aç, neredeyse her yer kapanmış. Neyse ki bir pastane bulduk. Biraz tuzlu bir şeyler, birkaç tane de Berliner aldık. (Berliner’den aklınıza bira gelmesin, reçelli çörek var ya ondan)

Kırk Yılın Başı Olur, O da Bize Denk Geldi

10-15 dakika kadar sonra tren geldi. Uçağımız gece saat 1.55’te. Online check-inimizi yaptığımız için rahatız, ama gerçekte ne oluyor ne bitiyor pek anlayamamışız. İnternetimiz de yok ya biz sıradan bir rüzgar ve bundan kaynaklı yaşanan arızalar sanıyoruz. Meğer bizim o rüzgar dediğimiz şey kırk yılın başı da olsa gelen “Sabine Kasırgası”ymış. Bizim uçuş da dahil neredeyse tüm uçuşlar ertelenmiş.

Fotoyu hikayeden buldum. Üzeri yazılı falan idare edin lütfen 🙂

İlk plan uçağın sabah 8.50’de kalkması. Haliyle o dakikadan itibaren “Eee şimdi n’apacağız? Bütün geceyi burada mı geçireceğiz?” telaşımız başladı. Evi başka şehirde olanlar, Hannover’de oturup eve gitmek için taksi parası vermek istemeyenler, eve gidecek imkânı olanlar ama ne olur ne olmaz diye bekleyenler ve bizim gibi havaalanından başka gidecek yeri olmayanlar ile birlikte türlü fikirler üreterek beklemeye devam ediyoruz. Sağolsun uçuşumuzu sağlayacak olan firma da pek bir ilgiliydi. “Haklarımız şunlar şunlar” diyorsun, “Onu firmanın kendisine söyleyin, biz onlar için çalışan başka bir firmayız” diyerek yanıt veriyorlar.

En son Güher ve beni bir kenara çekip, “Tamam sizin için konaklama ayarlayalım, ama kimseye söylemeyin” gibi çözümler sundular. “Öyle olmaz, şöyle olsun, haklar, hukuklar” falan derken birden bir anons: Lütfen herkes bilgilerini şu kağıda yazsın, imza atsın ve otele geçsin. Dedik “Oh, sonunda!”

Havaalanında Bekleyiş

Kadınlar ve Çocuklar Ritüeli

Tabii otelin ayarlanması tartışmaları sırasında diğer yolcularla da muhabbeti ilerlettik. Aklımda kalanlardan birkaç tane paylaşayım.

Iraklı Türkmen bir abi vardı şimdi adını hatırlamıyorum. Almanya’da yaşıyor. Daha otel mevzusu kesinleşmemiş, firmayla atışıyor. Sanırım filmlerden hatırladı, “Peki kadınlar ve çocuklar ne olacak?” ritüelinden yürüyor. Otel anonsu geldi, sıraya baktım. Abim üçüncü sırada.

Bu arada nasıl yayıldı bilmiyorum sürekli birileri yanımıza geliyor “Aaa siz Türkiye’den mi geldiniz çocuklar” diye. Tanışıyoruz, tabii ki ilk soru: Nerelisiniz?

Yine birileri içerisinden bir abi bize doğru yanaştı ve “Ooo Türkiye’den mi geldiniz? Nerelisiniz?” diye sordu. Ben dedim “Bursa”, Güher dedi “Niğde”. Bana döndü “Karacabey’in … köyü vardır bilirsin kesin o zaman” dedi. Şu an köyün ismini bile hatırlamıyorum ama o kadar heyecanla söyledi ki kıramadım “Bilmem mi abi çok güzeldir” dedim. Neyse konu uzadıkça uzadı, yorgunuz da, otel işi ayarlansın diye bekliyoruz ya kaçamıyoruz da. 

Bur-Sa-Lı-Yım

Tam bu kaçamama halinin ortasındayken konu zirve yaptı. Abinin yanında yine ismini hatırlayamadığım bir amca el hareketiyle birlikte beklenen şakayı yaptı ve kahkahayı bastı: “Nasıldı ya o? Bur-sa-lı-yım”. Ayıp olmasın, kırmayalım amcayı diye bir tebessüm de bizden olsun dedik, “Biz bi elimizi yüzümüzü yıkayalım” bahanesiyle uzaklaştık.

O ara tek başına, koca bir valizle ayakta duran bir amcaya denk geldik. Bir ihtiyacı vardır belki diye yanına gittik. Mehmet Amca, 60 yaşlarında, 40 yıldır Almanya’da yaşıyor. Havaalanına uzak bir şehirde yaşıyor. “Amca otele gitmene yardım edelim” dedik, “çok iyi olur çocuklar” dedi. Ama nasıl evhamlı. “Erkan aman evladım siz sabah 5 ‘te gelin, beni odadan alın, sonra süreyi geçiririz, almazlar uçağa” diyor. “Mehmet Amca, bir şey olmaz, sabah kahvaltımızı yapalım, makul bir saatte geliriz, zaten 2 dakikalık yol” diyoruz. Konuştuk konuştuk en son “tamam” dedi ama sabah odasından almaya gittiğimizde çoktan otelden ayrılmıştı.

Neyse dedik kahvaltımızı yaptık, az biraz da olsa dinlenmiştik, yine havaalanına doğru yürüyüşe geçtik. Vardığımızda gece olandan daha büyük bir şok yaşadık. Uçuş komple iptal edilmişti. Bu sefer gece bin bir ısrar üzerine pes edip oteli ayarlamak zorunda kalan firma yetkilileri de ortalarda yoktu. “Ne yapalım, ne edelim, danışmaya soralım” derken hiçbir çözüm bulamadık. En son çare biletimizi gece 2.20’deki uçuşa kaydırdık. Bu arada saat sabah 6. Tüm yolcular birbirine “Bu kadar saat ne yapacağız, havaalanında mı bekleyeceğiz” diye soruyor.

O ara, önceki gece bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenen ve tanıştığımız bir teyze ile karşılaştık. “Çocuklar size de fırsat oldu. Hannover’i de gezersiniz artık. Çarşımız var, çok güzeldir, herkes Türkçe konuşur” falan diye bize şehri övmeye başladı. “Teyzeciğim biz turistiz, Türkçe konuşulan çarşıyı görmesek de olur” demek istedim ama diyemedim tabii.

Tam o anda kafilemizden biri “İsteyen otele geri dönebilir” bilgisini paylaştı. Mehmet Amca’yı da aldık, gerisin geriye otele döndük. Birkaç saat daha dinlendik. Öğlen gibi uyandık, fırtına devam ediyordu, karnımız acıkmıştı ve otelde de kahvaltı dışında bir yemek hakkımız yoktu. “Ne yapalım, şehre mi gidelim” derken, Güher haritadan yakınlarda ki marketleri buldu. O ana kadar farketmemişiz, meğer havaalanının içinde Almanların meşhur süpermarketi “Edeka” varmış. Havaalanı ya, “pahalıdır herhalde” diyoruz ama yapacak bir şey de yok, mecbur gidecektik.

Otelden çıktık, güvenliklerle, danışma çalışanlarıyla, polislerle ve kafileden insanlarla selamlaşarak markete doğru yürüdük. Havaalanı evimiz gibi olmuştu artık. 3-4 dakika sonra markete vardık.

Başka bir şey lazım mı abi?

Zaten yanımızda çok nakitimiz kalmamıştı, artık yettiği kadar 3-5 bir şey alıp çıkarız derken, “Güher baksana ekmek aynı fiyat, ee bu salatalar da aynı fiyat, bi sn bi sn biralar da aynı…” diye şaşkınlıkla kendimizi durduramadığımız havaalanı marketi gezimize başladık. Tüm fiyatlar neredeyse şehirdekiyle aynıydı. Yüzlerimizde bir gülümsemeyle, başladık sepeti doldurmaya.

Ödeme kısmına geldik, birden bir ses: “Başka bir şey lazım mı abi?”. Güvenliğinden, danışmasına, otelinden polisine kadar her yerde denk geldiğimiz Türk yoğunluğuna kasiyer arkadaş da katılmıştı. Sanırım teyzenin paylaştığı “çarşımız çok güzeldir, herkes Türkçe konuşur” durumu havaalanı için de  geçerliydi. Teyzeye demek isteyip diyemediğim gibi, belki turistik olarak çok çekici değildi ama  havaalanı gibi bir yerde hele sıkıntılı bir durumdayken kolaylaştırıcı olması açısından Türkçe bilen insanlarla karşılaşmak iyiydi diyebilirim.

Neyse, marketi ödedik, otele döndük, yemeklerimizi yedik, biralar şişe olsaydı kapak koleksiyonumuza 3-5 tane daha eklerdik ama buna da şükür diyerek çeşit çeşit biralarımızı içtik.

Gece oldu, üçüncü denememiz için yeniden havaalanının yolunu tuttuk.

Uçağa binene kadar “Acaba bu sefer de bir terslik olacak mı?” diye düşünmedim değil ama bu sefer başardık. Bol sallantılı, inişli çıkışlı bir uçuş olsa da İstanbul’a dönmeyi başardık.

Bu arada “Mehmet Amca’ya ne oldu? Uçakta mıydı?” diye aklınıza gelmiştir belki. Uçağa bindik, neredeyse herkesi tanıdığımız için selamlaşarak ilerliyoruz. 3-5 adım attıktan sonra şöyle bir ses: “N’apıyorsunuz kaçaklar?” Mehmet Amca, yüzünde uçağa binmenin verdiği rahatlıkla, iyi yolculuklar diledi.

Mehmet Amca’ya, Iraklı abiye, şakacı amcaya, Hannoverli teyzeye, diğer yolculara ve havaalanı çalışanlarına sevgilerimle. Belki bir gün yine karşılaşırız.

Önceki İçerikServas: Özel Bir Konaklama Tercihi
Sonraki İçerikTürkiye’nin Lavanta Bahçesi: Isparta Kuyucak Köyü
Ben Erkan. 27 Ocak, Bursa doğumluyum. İstanbul Üniversitesi İktisat bölümü mezunuyum. Haliyle çevremde bankacılar, finansçılar çoğunlukta. Normal şartlarda benden de beklenen oydu ama ben hem okul sırasında hem sonrasında bir türlü o tarafa sempati duyamayınca kendimi sivil toplum alanında buldum. Bir dernekte proje yöneticisi olarak çalışıyorum. İktisat bölümünün bir getirisi midir bilemem ama girişimciliğe de fena halde ilgim var. Yeni fikirler üretmek, hayal kurmak hayata tutunduğum yer diyebilirim. Gezmek ile ilişkim, yaklaşık 10 sene önce kampanyalı bir İstanbul-Paris ve devamında 5 euroya aldığım Paris-Barcelona bileti ile başladı. Sonra da bırakamadım. İş dışında kalan zamanların maddi olanaklarla birleştiği tüm zamanlarda kendimi yurt içi, yurt dışı bir yerlerde buluyorum. Fotoğraf çekmek gezilerimin amacı haline geldi, sokak fotoğrafçılığı ise en sevdiğim.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz